Randevu Planla

    Çift ve Aile Danışmanlığı, Bireysel Danışmanlık, Cinsel Danışmanlık, Nöropsikolojik Değerlendirme ve diğer psikolojik danışmanlık randevularınız için dilediğiniz zaman arayabilirsiniz.

    İstanbul Uzman Psikolog Bilgilendirme Telefonu:
    0551 186 42 41

    E-Mail:
    [email protected]

    DOYUMSUZ İNSAN ÖZELLİKLERİ

    7 ay ago · · 0 comments

    DOYUMSUZ İNSAN ÖZELLİKLERİ

    İLİŞKİLERDE BAŞA ÇIKMA REHBERİ

    “Karanlığın sızdığını görüyor musunuz çatlaklarımdan? Tutamıyorum içimde hayatımı.”
    Sylvia Plath

    Doyumsuzluk insanın her alanda mükemmeli araması, her detayda kusursuzluğu aramasıdır. Doyumsuz insan ya da mükemmelliyetçi insan kendisine sürekli yeni hedefler koyar; bu hedefler bazen gerçekleşmesi mümkün olmayan hedeflerdir. Ama o mükemmel olanın ulaşılır olduğuna inanan bir varsayıma dayanarak mükemmel olana ulaşmak adına duygu, düşünce, davranış olarak enerjisini buraya harcar. Bu da kişide bir baskı yaratarak verimliliğinin düşmesine ve kaçınılmaz olarak kendisini başarısız hissetmesine neden olur. Yaptığı işler hiçbir zaman onun için ‘en iyi’ olmadığı için hüsrana uğrar.

    Her başarısını göz ardı eden, hedeflerine ulaşsa bile kısa süreli bir mutluluk yaşayıp sonrasında tekrardan yetersizlik- doyumsuzluk düşüncesiyle birlikte yeni hedefler oluşturan bir döngüye kapılır. Kusursuz olanın peşinde olduğu için çabalamasının onun için bir anlamı yoktur; önemli olan onun için sonuçtur; yani başarı.. Siyah ya da beyaz gibi keskin sınırları vardır. Kişinin kendi özdeğerini performansı belirlediği için hatasız ve mükemmel olması gerektiğine inanır. Mükemmel olduklarında, hata yapmadıklarında ya da başarılı olduklarında diğerlerinin onu daha çok seveceğini veya diğerleri tarafından daha çok kabul görüleceğini düşünür.

    Doyumsuz- mükemmelliyetçi insanlar, genellikle olumsuzluklara odaklanır. “Şunu daha iyi yapmalıydım.” gibi cümlelerle kendilerini aşağılayıp azarlarlar. Standartlarını yakalayamadıkları zamanlara daha çok odaklanıp yakaladıkları zamanları ise genelde görmezden gelirler. Bu da kişide stres, deprosyon, kaygı gibi psikolojik rahatsızlıklara sebep olabilir.

    İlişkilerde Doyumsuzlukla Başa Çıkma Rehberi

    Doyumsuzluğun Kaynakları ve Nedenleri

    Erken çocukluk deneyimleri ve yetiştirilme tarzı kişide doyumsuzluğa sebep olabilir. Başarının güçlü bir şekilde vurgulandığı, sevgi ve onayın başarıya bağlı olduğu, eleştirel, talepkar ebeveynlerin varlığı ile sadece başarılı olduğu zaman ebeveynleri tarafından görüldüğü ailelerde yetişen çocuklarda mükemmelliyetçi eğilimler geliştirme olasılığı daha yüksektir. Ebeveynler bireyin hata yapmasına izin vermezse ya da birey ebeveynlerden onay almak için olağanüstü çaba harcaması gerektiğinde mükemmeliyetçilik oluşabilir.
    Anne-baba ya da öğretmenlerimiz tarafından sevgi, onaylanma, kabul görme gibi ihtiyaçlarımızın karşılanmadığı durumlarda benlik saygımız düşer. Bu ihtiyaçlarımızı karşılamak ve özsaygımızı kazanmak için birtakım davranışlar sergileriz. Görülmek adına sürekli bir çaba içerisine gireriz. Onlar bizi görmedikçe sanırız ki eksik olan, kusurlu olan benim. Eğer kusursuz, yeterli olsaydım annemle babam beni görürdü. Ben yetersiz biriyim ve hayal kırıklığıyım ailem için. Onlara layık bir çocuk olmam için daha da güzel, daha da iyi şeyler yapmalıyım… Böyle başlar genelde mükemmeliyetçilik.. Derin bir yetememe hissiyatıyla tatmin ve yeterlilik duygusu kişide bozulur; depresyona, kaygıya neden olur.

    Kültürel ve toplumsal beklentiler de kişide bir doyumsuzluğa-mükemmelliyetçiliğe sebep olabilir. Özellikle Türkiye’de ‘erkek’ cinsiyetine yönelik toplumsal beklentiler kişi üzerinde bir baskı yaratıp kendisini daha da yetersiz hissetmesine sebep olabilmekte.

    Başarılı bir çocukluk geçmişi de başarısızlık korkusuna yol açabilir. Ya da tam tersi olarak başarısız bir çocukluk geçmişi ile o dönemdeki yoğun eleştirilerle birlikte hayal kırıklığı yaratmış olduğu düşüncesiyle birlikte bireylerde gelecekteki eleştirilerden kaçınmak amaçlı mükemmeliyetçiliğe itmiş olabilir.

    İlişkilerde Doyumsuzluk..

    “Mükemmelliyetçilik beraberinde kaliteli(!) yalnızlığı getirir.”

    İlişkilerde doyumsuzluk iki şekilde görülebilir. Biri yukarıda da bahsettiğim gibi kişi nasıl ki kendisinde kusursuzluğu arıyorsa karşısındakinde de bu kusursuzluğu arar ve onu en basit bir hatasında ağır bir şekilde eleştirebilir.

    Ya da seçeneklerin varoluşu ile birlikte kişi var olan ilişkisini yetersiz görüp sürekli yeni-daha yeterli bir ilişki arayışına girer. Sürekli bir doyumsuzluk halinde olup bir doyma noktasına bir türlü gelememe hali yaşar. Onla olmazsa öteki-daha iyisi var diyerek ilişkileri hep kısa süreli olup bir kararsızlık hali görülür. Kişi bir türlü tatmin edici bir ilişki yaşayamaz; çünkü hayalindeki o mükemmel ilişkiye bir türlü kavuşamaz. Bir buluş hali olmaz; sürekli bir arayış halinde olur kişi. Ve yaşadığı ilişkilerinde de tekrar tekrar bir hayal kırıklığı yaşar; çünkü partneri ne yaparsa yapsın onun için hep bir eksiklik-uyumsuzluk hisseder. Yüksek beklentileri de karşılanmadığı için partnerine bir kızgınlık hisseder ve çatışmalar yaşanır.

    Doyumsuzluk hali ilişkilerinde bazen kişiyi aldatmaya da götürebilir. Çünkü var olan ilişkisi kişiye yetmez ve bir yenilik arar. Zanneder ki ‘kusursuz, mükemmel’ bir ilişki mümkün ve ona ulaşmak için de sürekli bir arayış içerisinde kalır. Ama gerçeklikte kusursuz bir ilişki mümkün olmadığı için aradığını bir türlü bulamaz ve tatminsizlik yaşar.

    Sağlıklı İlişkiler İçin Pratik Öneriler

    Sağlıklı ilişkiler için pratik öneriler

    İlişkilerde bu doyumsuzluk halini inceleyebilmek, kendimize bakabilmek kadar karşımızdaki kişiye de gerçekçi bir şekilde değerlendirebilmek önemli. Karşımızdaki kişiyle gerçekten iletişim kurabiliyor muyum, sevdiğim, değer verdiğim şeyleri onunla rahatlıkla konuşabiliyor muyum, beni anlıyor mu, ben onu anlayabiliyor muyum, düşüncelerimiz aynı olmasa bile birbirimizi dinleyebiliyor muyuz, fikirlerimiz uyuşmasa bile birbirinden çok mu uzak yoksa kabul edilebilir bir noktada mı, ortak hedef ve hayallerimiz var mı, benimle birlikte hedeflerimde heyecanlanıyor mu, hayatı benim istediğim standartlarda mı yaşıyor yoksa aramızda çok mu fark var.. ? gibi sorular ile ilişkinizin sizin için iyi olup olmayacağını değerlendirebilirsiniz.

    Kişisel Gelişim ve Doyumsuzluğun Üstesinden Gelme

    Doyumsuz-mükemmelliyetçilik ile başarılı bir şekilde baş edebilmek için kişinin kendisine karşı daha şefkatli ve kabul edici bir tutumu benimsemesi gerekmektedir. Bu sürekli bir çabayla ve kabulle olabilir. Olumlu onaylamaları hayatın içine dahil etmek, gerçekçi hedefler koymak, hataları bir öğrenme fırsatı olarak görmek de doyumsuzluk hissiyatını kırmaya yardımcı olacaktır. Sürekli eleştiren o iç sesi susturup hatalarımız karşısında ‘Hayal kırıklığına uğradım; ama hala özümde iyi bir insanım.’ diyebilmek sağlıklı bir yaklaşımdır. En büyük adım kendinize bu merhameti gösterebilmektir… Kendinize bu öz şevkati gösteremiyorsanız uzman psikologlardan danışmanlık almak da doyumsuzluk hissiyatını sağaltmaya yardımcı olabilir. Siz de benzer durumlar yaşadığınızı düşünüyor ve tek başınıza baş etmekte zorlanıyorsanız uzman bir psikologtan destek alabilirsiniz.

    Unutulmaması gerekiyor ki asıl mükemmelliyetçilik bir kusurdur. Çünkü mükemmellik diye bir şey yoktur. Bizler her zaman kusurları olan, eksiklikleri olan aciz bir insanız. Bu insan olmanın bir sonucudur. Bu kısmı kabul edip kendi kusurlarımızla, eksikliklerimizle barışmazsak hayat bizim için çok daha zorlayıcı olmaya başlayacaktır.

    Sevgiler…

    Uzm. Psk. Özge AKÇAY
    Persona Psikolojik Danışmanlık Merkezi –
    Merkez Mahallesi, Cumhuriyet Meydanı, No:8 Kat:1 Gaziosmanpaşa/ Istanbul .
    ☎️0551 186 42 41

    Bireysel Danışmanlık, Çift Danışmanlığı ile alakalı paylaşımlarımı instagram hesabımdan ulaşabilirsiniz.

    Gaziosmanpaşa, Küçükköy, Eyüp ve çevresinde danışmanlık hizmeti almak için benimle iletişime geçebilirsiniz.

    2 sene ago · · 0 comments

    Kirpi İkilemi-Mesafe Ayarı

    Kirpi ikilemi…Mesafe Ayarı

    Size bugün kirpi ikileminden bahsetmek istedim. Kirpi ikilemi insan ilişkilerindeki yakınlığın ve özel alan ihlallerinin getirdiği sorunları, kirpi hayvanının davranışlarıyla modellendiği bir teoridir…

    Arthur Schopenhauer tarafından dile getirilen metafor. Bir grup kirpi dondurucu soğuğun olduğu kış günlerinde hayatta kalabilmek için birbirlerine sokulur ve ısınmaya çalışır. Yeteri kadar ısırdıklarındaysa oklarının birbirlerine batmasından dolayı yaşadıkları acıyı fark eder ve birbirlerinden uzaklaşırlar. Ama bu kez de tekrar donma tehlikesiyle karşı karşıya gelirler.

    Belli bir süre yakınlaşıp uzaklaşarak oklarının acısına katlanabildikleri uzaklığı ve donmayacakları bir yakınlığı bulurlar.

    Bizler de kendi içsel boşluk ve monotonluk hissinden kurtulmak için birbirimize yakınlaşma ihtiyacımızla birbiriyle çelişen ve dayanılmaz gibi gelen farklılıklar nedeniyle gereksindiğimiz ‘mesafe’ ihtiyacı çatışır durur.

    İnsanların günlük hayatta birbirlerine katlanabildikleri ve yakınlık ihtiyaçlarını giderebildikleri mesafeyi bulabilmelerinin önündeki en önemli engel iletişim eksikliğidir.

    İhtiyacımız olan duygusal yakınlığın yaşanabilmesi için kendi istek, arzu ve ihtiyaçlarımızı gözetmekle birlikte karşı tarafın da istek, arzu ve ihtiyaçlarını dikkate almamız gerekiyor.

    “Fazla yakınlık tez ayrılık getirir.” Atasözümüz de kirpi ikilemine bir örnek olsa gerek. Birbiriyle mesafesiz, sınır bilmeyerek kurulan ilişkiler bir süre sonra hüsran yaratabiliyor. Oysa diğer kişilerden bağımsız hareket edebilmek, kişisel ilgi alanlarımızla meraklarımızla ilgilenmek insan ilişkilerimizi daha da güçlendiriyor.

    Bireysel Danışmanlık, Çift Danışmanlığı ile alakalı paylaşımlarımı instagram hesabımdan ulaşabilirsiniz.

    Gaziosmanpaşa, Küçükköy, Eyüp ve çevresinde danışmanlık hizmeti almak için benimle iletişime geçebilirsiniz.

    2 sene ago · · 0 comments

    BENİ YANLIŞ YETİŞTİRDİLER…

    BENİ YANLIŞ YETİŞTİRDİLER…

    Oğuz Atay

    Oğuz Atay’ın kahramanı Turgut’un yanlış yaşadığına inandığı hayatı üzerine bir iç muhasebe…

     

    “Beni kötü yetiştirdiler. Annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. Yaşamak için demek istiyorum. Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. Ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara.

    İnsan, kendi bulurmuş doğru yolu. Ben bulamazdım. Bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. Başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. Daha fazla değil, farklı. Normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. Olmayınca da, anormal dediler.

    Ben de kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. Arkadaşlarla geneleve gittim, müstehcen romanlar okudum ve sokakta genç kızların peşinden gittim. Hiçbirinde tutarlılık gösteremedim. Bunun üzerine anormal olduğuma karar verdiler. Onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum.

    Kendimi onlardan ayırmasını beceremedim. Hitler, genel yatakhanelerde işçilerle kalırken bile onlardan ayrı olduğunu hisseder, onlara yaklaşmazmış. Bende böyle bir içgüdü yoktu. Sınıfta toplanıp müstehcen resimleri seyrettikleri zaman, onlardan uzaklaşmak gerektiğini bilemedim. Oysa, onlar gibi hissetmiyordum. Duyduğum bu yabancılığı, onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. Bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. Onlar gibiydim.

    Evet, haklıydı akrabalar. Ben, normal olmadığım için anormal olan bir çocuktum. Allah beni kahretsin ve ediyor da. Montaigne, kötü davranışlardan, istemediğiniz için kaçının, diyor: beceremediğiniz için değil. Beni ne güzel açıklıyor. Ben de diyorum ki: Sayın Montaigne ve sizin gibiler! Canınız cehenneme! Sizin haklı olmanız bana hiç bir şey kazandırmıyor. Köşemde kıvrılıp ölüyorum işte. Siz de sevimli akrabalarım kadar yabancısınız bana. Adınız Marki bilmem ne de olsa… Tabii siz gurur duyuyorsunuz düşüncelerinizden.

    ..şimdi bir hayal gücüm olduğunu biliyorum. Benim hastalığım da bu. Hatta iyileşebileceğimi de düşünmüyorum. İyileşmek istemiyorum. Artık bu kadarını ümit edemiyorum. Göğsümde sıkışıp kalmış korkuyu atabilsem yeter bana. O zaman aklım ve bedenim, istediğim gibi uyuşmuş olacak: beni yıpratan bu çelişme sona erecek. Ben de, beni küçümseyen bu kalabalığın gözlerinin içine korkusuzca bakabileceğim. Beni korkutan yaşama içgüdüsünü göğsümden söküp atabilsem, ben de çekinmeden, gururla, kişiliğimi sürdürebileceğim. Şerefli insanların -böyle insanlar olduğundan kuşkuluyum- arasına karışarak, son günlerimi haklarına kavuşmuş bir insanın huzuru içinde bitireceğim. Montaigne ne derse desin, hazin bir durum bu. Oysa, yaşamış olduğum birçok yanlışlığı düzeltebilecektim. Bütün ayak izlerimin üzerinden bir daha gidecektim. Yalnız bir kere yaşanıyormuş…”

    Oğuz Atay eserlerinde bize bizi anlattı. Hepimiz birer ‘tutunamayan’ olsak da nasıl ayakta kalabileceğimizi öğretmeye çalıştı. O kadar yalnız olmadığımızı ve o kadar yalnız olduğumuzu gösterdi. “Kelimelerden önce de yalnızlık vardı kelimeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık…” Öfkesini de aşkını da kelime oyunlarıyla bize yansıtmaya çalıştı.

    “Yalnız yaşayan insanların kendi içlerinde başlayıp biten eğlenceleri vardır.”

    -Herkes geçer diyor, geçer mi Olric?

    Herkes ne bilir acımı,

    Herkes ne bilsin acımızı!…

    Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan,

    İyiymiş gibi yapmaktan, nefes alıp onu içimde tutmaktan,

    O nefeste boğulmaktan sıkıldım.

    Ki nefessizlikten değil nefesten boğulmaktır marifetimiz Olric…

    – evet efendimiz.

    – Bana katıldığını bilmek güzel. arada ses vermen güzel; içimin sesi de olmasa ölürüm yalnızlıktan…

     

    İyi ki doğmuşsun Oğuz ATAY…

    12 Ekim 1934, İnebolu.

    Uzm. Psk. Özge AKÇAY

    ? Persona Psikolojik Danışmanlık Merkezi –

    ☎️0551 186 42 41

    ?Merkez Mahallesi, Cumhuriyet Meydanı, No:8 Kat:1 Gaziosmanpaşa/ Istanbul .

    Gaziosmanpaşa, Küçükköy, Eyüp ve çevresinde danışmanlık hizmeti almak için benimle iletişime geçebilirsiniz.

    Bireysel Danışmanlık, Çift Danışmanlığı ile alakalı paylaşımlarımı instagram hesabımdan ulaşabilirsiniz.

    2 sene ago · · 0 comments

    MARTI JONATHAN LİVİNGSTON KİTAP İNCELEMESİ- ÖZGÜRLEŞME ÜZERİNE…

    MARTI JONATHAN LİVİNGSTON KİTAP İNCELEMESİ

    ÖZGÜRLEŞME ÜZERİNE…

    “Daha hızlı uçmalıyım.” diyor martı Jonathan. “Sen hızlı uçamazsın; senin tek öğrenmen gereken nasıl yiyecek bulacağın. Martısın altı üstü. Şahin değilsin ki sen hızlı uçasın.” diyorlar.

    Richard Bach tarafından 1972 yılında yazılan öykü “Martı Jonathan Livingsto”  isimli bir martının sürüsünden ayrılma ve özgürlük mücadelesini bize anlatıyor.

    “Dünyada en zor şey neden bir kuşu özgür olduğuna ikna etmektir?” Biraz çabayla istediğini yapabilecekken neden yerinde saymayı, olduğu halini kabullenir bir varlık-kişi diye sorgulatmaya çalışıyor bizi aslında…

    Martı Jonathan insanı simgeliyor aslında. Toplumsal ilişkilerimizde dışlanma, kabul görmeme, yargılanma korkusuyla hareket etmiyor muyuz çoğu zaman? Bizden beklenilenlere odaklanıp kendi isteklerimizi yok saymıyor muyuz?

    “Ben bir martıyım ve doğamla sınırlıyım… Babam haklı. Tüm bu saçmalıkları unutmalıyım. Sürüme geri dönmeli, neysem o olmalı, sınırları belli zavallı bir martı olarak kalmalıyım.” Benliğimizi kaplayan bir umutsuzluk… Kendimize denemeye bile fırsat vermeden yoğun bir başarısızlık hissi…

     

    Martı kitap

     

    Kitap sayfalarından çıkıp gerçek hayata gelip bakalım biraz da…

    “Kısa film çekimlerine başladım. Yayınlamayı düşünüyorum internet ortamında.”

    “İnsanların işi gücü yok senin kısa filmlerini mi izleyecek? Nasıl duyuracakmışsın kendini?”

    “Şu işi yapmayı düşünüyorum.”

    “Yapamazsın, çok zor, batarsın… Bu devirde imkansız.”

    veya

    “ Bir sen eksiktin …. işi yapmayan.”

    —–

    “Köpek almaya karar verdim.”

    “Bakamazsın sen, tembelsin, kim çıkaracak onu, hergün gezdirecek de onunla ilgilenecek de? Zor…”

     

    Çevremizde hep böyle varlığını hissettiren kişiler yok mu? Direkt başarısızlığımızı ilan eden –kendince… Yapamayacağımıza inandırırlar bizleri. Hevesimizi kırarlar.

    Martı kitabının mesajı da bu işte. Neden yapamayalım…? Ya da evet yapamadım; ama denedim diyebilmek daha güzel bir seçenek değil mi ?

    “Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz.” diyor Martı Jonathan…

    Sürüden atılıp yalnızlığa mahkum da edilse Martı Jonathan’ın umurunda olmuyor. Çünkü sınırlarını genişlettikçe, imkansızı başardıkça, özgürleştikçe hayat onun için daha da anlamlı hale geliyor. “Bir martının (-insanın) en doğal hakkı, özgürlük onun doğasında var ve bu özgürlüğü engelleyecek ne varsa; gelenekler, batıl inançlar ya da herhangi bir şekildeki sınırlamalar, tümü bir kenara bırakılmalıdır.”

    Martıların sadece yemek bulmak için uçması gerektiğini kabullenmiş adeta klonlanmış bir grup ile insanların da ana amacı belirli toplumsal kurallar çerçevesinde yaşaması gerektiğine inanan bakış açısı sizce de benzer değil mi? Oysa kaçımız kendi çizgisinin dışına çıkıp diğerlerinin bize bakışını düşünmeden yaşamın tadını çıkarabiliyor? Kaçımız toplumun tekdüzeliğine inat cesurca sınırlarını zorluyor?

    O halde gelin Martı Jonathan’a kulak verelim…

    “Sınırlarımızı sırayla ve büyük bir sabırla aşmaya çalışmalıyız.”

    “Düşüncelerinize vurulan zincirleri kırın, göreceksiniz ki bedeniniz de zincirlerini koparıp atacaktır.”

    Herkesin Martı Jonathan gibi kendinde her şeyi başarabilecek o güce inanabilmesi dileğiyle…

    .
    .
    .
    .

    Uzm. Psk. Özge Akçay .
    ? Persona Psikolojik Danışmanlık Merkezi –

    ☎️0551 186 42 41

    ?Merkez Mahallesi, Cumhuriyet Meydanı, No:8 Kat:1 Gaziosmanpaşa/ Istanbul .

    Bireysel Danışmanlık, Çift Danışmanlığı ile alakalı paylaşımlarımı instagram hesabımdan ulaşabilirsiniz.

    Gaziosmanpaşa, Küçükköy, Eyüp ve çevresinde danışmanlık hizmeti almak için benimle iletişime geçebilirsiniz.